Seneler akıp gitmiş... Daha dün gibi sanki blogcuya ilk
kayıt oluşum. İlk yazımın heyecanı.
Hatırlıyorum karlı
bir kış günüydü. Daha önceden okuduğum
kitaplardan aldığım notları kaydetmek ve interaktif bir ortamda kendi kendime
konuşmak için kaydolmuştum blogcuya.
Blog kavramı çok yeniydio zamanlar.
Kimi zaman ruhumum mürekkebine batırıp yazdığım yazılarla
benliğimi besledim.
Kimi zaman aklımı çimdikleyen düşüncelerimikelimeler aracılığıyla kustum.
Sessiz, sakin,
dinginlik verici bir yerdi blogcu.
Sonra bir gün, ne olduysa oldu blogcu raydan çıktı.
Ben de tekrar dingin bir şekilde kendi kendime konuşup,
sayıklayabileceğim bir yere sıçramaya karar verdim.
http://oyumben.blogcu.com adresinde yer alan tüm yazılarımı http://www.benoyum.com a taşıdım. Bu durum benim için bir nevi
sabır egzersizi oldu. Ehi.
Fakat yorumlara vermiş olduğum cevaplar blogcuda kaldı. (Pis
blogcu. )
Neyse, hayat devam ediyor.
Everything That Has a Beginning Has An End (Başlangıcı olan
her şeyin bir bitişi vardır.)
Okuma ve yazma döngüsüyle küllerimizden yeniden doğalım hadi...
Nietzsche'ni de dediği gibi önce kül olmadan nasıl yeni olabiliriz ki?
Birbirine paralel duran sonsuz sayıda alternatif evren var:
Her bir bireyin her olası ediminin her olası farklılığa neden olduğu evrenler;
içlerindeki tüm bireylerin bizim gibi olduğu, ama İkinci Dünya Savaşı'nı yaşamamış,
bizim görmediğimiz bir Üçüncü Dünya Savaşı'nı, hatta dördüncüsünü, geçirmiş evrenler.
Ressam tuvale bakar.
Fırçasını boyaya batırır. Boyayla ıslanmış fırçayı tuvalin üzerinde dolaştırır.
Fırçasını boyaya batırır.
Fırçayı tuvalin üzerinde dolaştırır.
Ressam tuvale bakar.
Her seferde tek bir fırça darbesi. Yaşamımızın her günü.
Böyle oluyor işte. İşte senin kovan; içinde önermeler yüzüyor döne döne.
İşte fırçan; daldırıp gerçeklik olarak neyi kabul edeceksen kovadan al. İşte tuvalin: Yaşam.
Şimdi bir resim yapmayı dene tamam mı?
İnternetde sörf yaparken bilgisayarın ethernet kartınının ürettiği veri paketleri, dünyadaki yönlendiriciler üzerinde ışık hızıyla akıyor. Binlerce yönlendiricinin minik ledleri yanıp sönerken bizler siteler arasında dolaşıyor, birbirimizle haberleşiyor, blogumuza yazı ekliyor, hatta telefon görüşmesi yapıp televizyon seyrediyoruz. Teknoloji daha büyük veri paketlerini daha hızlı göndermek için var gücüyle çabalıyor. Oysa teknolojik gelişmeler logaritmik olarak artarken sosyal bir varlık olan insan bu gelişmelere aynı hızda cevap veremez hale geldi. Ve teknoloji aç ve kararlı bir canavar yarattı: İnternet. Her geçen gün değerlerimizi kemirerek büyüyor bu canavar. Beslendikçe acıkıyor. Ağına düşenlerin kanını son damlasına kadar emiyor. Tüketiyor. O semirdikçe biz mekanikleşiyoruz. Mekanikleştikçe birbirimizden uzaklaşıyoruz. İnterneti yarattık ve şimdi kendi zekamızın ürünü olan bu elektromanyetik alanın kölesi olma yolunda hızla ilerliyoruz. Sanal ve gerçek arasındaki çizgi her geçen gün belirsizleşiyor. Daha da kötüsü; kendi organik enerjimizle bir şeyler üretme isteğimiz yok olurken bizde makinalara benzemeye başlıyoruz. Onların bize hizmet etmesi gerekirken artık biz onlara hizmet ediyoruz. Fakat insanlar olarak tatmin olabilmek için organik özelliklerimizi yüceltmemiz gerekmez mi? Makinelerin en akıllısı olan bilgisayarların ve bu bilgisayarların kontrolsüz çiftleşerek çoğalttığı internetin gezegenimizi istilasını korkuyla izliyorum. (Üstelik bu izleme faaliyetini bilgisayarlar vasıtası ile yapıyorum ehi.) İnternetin insan beynine yapmış olduğu tecavüz aklımıza dijital tohumlarını saçıyor. Artık elektronik benlikli yarı insanlar haline geldik. Daha az hisseden, daha az duyumsayan, daha fazla tüketen ve ruhu zımparalanmış bir güruh olma yolunda hızla ilerliyoruz. Bizler, teknolojinin nimetlerinin büyüsü önünde tapınanlar, her geçen gün internete daha bağımlı olurken, korkunç bir gerçerği göz ardı ediyoruz: filmlere konu olan, bi gün robotların insanları ele geçireceği gerçeğini. İşin garip tarafı bu istilanın başarı ile sonuçlanmış olmasını hala algılayamamış olmamız. Uyanın! Bizler artık robotuz! Dünyada internete dokunup da insan olarak kalmış kimse yok artık. Ehi. (Mekanik sesler çıkartır, klavyeye ihtiyaç duymadan yazmaya devam eder.)
Bu arada yaşanmış gerçek bir olayı da akıtmadan edemeyeceğim:
54 yaşındaki Childress H. Wanamaker, ABD'nin New York şehrinde bir yeni medya şirketinde muhasebe müdürü olarak çalışmaktadır. En büyük korkusuysa internette takip ettiği 48 tartışma grubundaki olaylardan geri kalmaktır. Bilgisayar başından asla kalkmadığı için zamanla yemeklerini de aksatmaya başlar. 26 yıllık karısı yemeklerini tepsiyle önüne getirir ama bu bile onun ellerini klavyeden kaldıramaz. Kayıtlarına göre Wanamaker tartışma gruplarına ortalama her iki dakikada bir mesaj yazar. Oğlu Lucian'ın onu kaldırmak için arabasının çalınmakta olduğunu söylemesi bile Wanamaker'ı kıpırdatmaz. Raporlara göre son dönemlerde ilgili ilgisiz her tartışmaya dalarak laf yetiştirmeye başlar. Buna ek olarak bu forumların içinden 15 bin 250 kişiyle de düzenli olarak mesajlaşır. 375 blog sitesini takip ederken bir de kendi blog sitesini kurmaya kalkar. Sonunda Wanamaker evinde bilgisayarı başında açlıktan ölmüş olarak bulunur! Internetin en derin yan etkisi olarak tarihe adını yazdırarak aramızdan ayrılır. Üstelik forumlarda hâlâ adı geçiyor. Ne yazık ki cevap veremiyor.
" Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiç bir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!"
Doymak bilmeyen küresel bir canavarın lezzetli besinleriyiz... Aklımız azaldıkça tadımız artıyor... Sistemin çarkları arasında tozlaşan beynimiz, sömürüldükçe yitiyor...
Uyuduğumuzun farkına varmadan uyuyor olmamız ne garip... Uyanıkken gördüğümüz bir rüyadayız sanki. Hepimizin aynı anda gördüğü bir halüsinasyon değilse bu yaşananlar, halihazır durumu nasıl açıklayabiliriz? Çaresizliğinin farkında dahi olmayan aklımızın esaret zincirlerini kırmanın bir yolunu bulmalıyız. Rasyonel aklın yeterli olmadığı bu düzlemde, sezgilerimiz özgürleşmeli hemen.
Uyuduğumuzun farkında olmadan uyanmayı başarabilecek miyiz? Bu devasa paradoksun sivri dişleri, bir yandan bizi emerken, damarlarımıza uyanık olduğumuz yanılsamasını pompalıyor.
Böğürmek istiyorum.
Evet, iki karşıt fikri aynı anda akılda yan yana koymak ve yine de denetimi kaybetmemek lazım.
Bu arada haberleri seyrederken beyin hücrelerimin rezonansa girdiğini ifade etmek gerek.
Dağdan inen ve şenliklerle karşılanan insan topluluğunun halini görüyorum... - Pişman mısın? - Hayır değilim. Bir yanda madalyasını atan şehit yakınları ve gazilerimiz... - Pişman mısın? - Evet pişmanım.
Böyle giderse düelloya gerek kalmadan kafayı kıracağım. ehi... Pardon. Umarım uyandırmamışımdır... Devam devam yok bi şey... Fıssss. Horrrr.
Sonbahara direnen yaprağın korkusudur rüzgar. Dalından kopmak bir yaprağın kaderidir. Bir süre rüzgarla gezer kuru yaprak. Son demlerini uçarak yaşar. Sonra toprakla tanışır ve karışır toprağa. Bir ağaç fidesinin verimi olur. Böylece besler kendi özünü. Bir yaprağın dalından ayrılışı aslında yeniden doğuşun bir simgesidir. Sonbahar ne kadar hüzün dolu olsa da, Belki de tüm hüzünler yeni bir başlangıcın ve umudun habercisidir...
Korkmadan bir boğa ile güreşmek hiçbir şeydir. Korkup bir boğa ile güreşmemek de hiçbir şeydir. Ama korkup da bir boğa ile güreşmek, işte bu önemli bi şeydir. -Boğa Güreşcisi.
Aşağıdaki cevabı okumadan önce lütfen şekillere bakıp düşünün.
"B seçeneğini şeçtiyseniz tebrikler! Dorğu cevabı buldunuz. Düz kenarı olan tek şekil B seçeneği. Bazılarınız C seçeneğini seçmiş olabilir. Çünkü diğerleri arasında asimetrik olan bir tek o. C de doğru cevap. Benzer bir durum A seçeneği için de geçerli: Köşesi olmayan bir tek o var. Bu yüzden A da doğru. D peki? hem düz bir kenara hem de eğimli bir kenara sahip sadece D seçeneği var. Öyleyse D seçeneği de doğru. Peki ya E? Diğerleri arasında öklidçi olmayan bir üçgenin öklid bir alandaki izdüşümü olan şekil E seçeneği. O da doğru cevap bu durumda.
Bu tür bir alıştırmayı okulda göremessiniz. Eğitim sistemimiz insanlara neyin doğru cevap olduğunu öğretmek üzere kurulmuştur. Bir tek doğru cevap olduğu yaklaşımı, düşüncelerimizin en derinlerine kadar nüfuz etmiştir. Sorun hayatın büyük bir bölümünün böyle olmadığı gerçeğidir. Hayatımız belirsizliklerle dolu ve aradığımıza bağlı olarak birden fazla doğru cevap var. Ancak sadece tek bir dorğu cevap olduğunu düşünürseniz bir tane bulduğunuz anda aramayı bırakırsınız." -Roger von Oech (Beyninizi Kamçılayın kitabından)
Çoktan seçmeli soru yağmuru altında ıslanmış körpe beyinler, sadece tek bir doğru cevap arayışı içerisinde yaratıcıklıklarını yitiriyorlar. Farklı perspektiflerle düşünme yeteneğimiz, daha biz küçükken öğretmenlerimiz tarafından acımasızca gasp ediliyor. Oysa, perspektifimizi değiştirip bilgimizle oynayarak olağanı olandışına çevirebiliriz. Albert Szent-György nin dediği gibi; "Buluş dediğimiz şey herkesle aynı yere bakıp farklı bir şeyler düşünebilmektir." Eğitim sistemimizin ezbere ve kalıplara dayalı yaklaşımı sürdüğü sürece, neden bu ülkeden bilim adamı, mucit çıkmıyor demesin kimse. ( sakin olmaya çalışır... derin nefes alır, titrer...)
Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye. "Ol" der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz. Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur. Rüzgâr olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı. Rüzgâr her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Her şey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı... Sırtında bir acı ile uyanır.... Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
a b ve c gibi birbirinden farklı görünen üç sayımız olsun. a-b=c bağıntısını inceleyerek tüm sayıların eşit olduğunu kavramaya çalışalım. Gözlerinizi pörtletip bakmayın lütfen. Basit çarpanlara ayırma metodları ve dört işlem kullanarak aslında tüm sayıların eşit olduğunu keşfedelim hadi.
a-b=c
Her iki tarafı (a-b) ile çarpalım :(a-b)(a-b)=c.(a-b)
Parantezleri açalım:a²-2ab+b²=ac-bc
ac'yi sol tarafa atalım :a²-2ab+b²-ac=-bc
b²'yi sağ tarafa atalım:a²-2ab-ac=-bc-b²
2ab'nin birini sağ tarafa geçirelim :a²-ab-ac=ab-bc-b²
a ve b parantezine alalım :a(a-b-c)=b(a-b-c)
(a-b-c)'leri sadeleştirelim :a=b (Abovvv, vışş.)
ve a=b ise a=b=c'dir. (Amanin. Nasıl yani?..)
Oyun bitince şahta piyon da aynı torbaya konur sözü aklıma geldi. Sanırım insanlar da sayılar gibi sıfırlandıkça birbirine eşit oluyorlar. Bence önemli olan sıfırlanmadan eşitliği yakalayabilmek.
İhtiyaç içinde olmak ve yoksunluk ıstırap doğurur. Sahip olunması gerekenden fazla şeye sahip olmak ise can sıkıntısı yaratır. Ve insanoğlu ıstırap ve can sıkıntısı sarkacında sallanıp durur... Vanitas Vanitatum diye haykırmak istiyorum. ( Derin nefes alır, gözlerini büyütür...)
Kifayetsiz muhterisler ve 'cahil cesareti' / Anonim
Tarih: 23:27, Çarşamba, Eylül 9, 2009
New York Stern School of Business'te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani Dunning-Kruger Etkisi adıyla literatüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun yüzyıllardır "cahil cesareti" dediği şeydir aslında.
Journal of Personality and Social Psychology'nin Aralık-99 sayısında yayımlanan teorileri özetle, "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.
Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:
-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. -Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir. -Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. -Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.Değerlendirme zaafı
İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi'nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istediler.
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı.
En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)
İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, "kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine" bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi. İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak" olarak görecektir. "Uyanıklık" bilecektir.
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü" davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği" ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten, genelde "aynı yoldan geçmiş" insanlardır. Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, "kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek" adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu'nun Peter Prensibi'nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.
Sonuçta, "kifayetsiz muhterisler" her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.
(*) Peter Prensibi: Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükselir, der. Bunun doğal sonucu olarak, yüksek makamlar daima yetersiz insanlar tarafından işgal edilir.
Kifayetsiz muhterisi nasıl tanırsınız?
1- Gücünü delegasyon bahanesinden alır. Ekibinin orkestra şefi havalarına girer. 2- Çok gürültü patırtı eder, çok şey yapıyormuş havası estirir. 3- Koridorlarda hızlı hızlı, düşünceli edayla yürür. 4- "Beşer şaşar" diye düşünür. Ama genellikle şaşan beşer başkası değil, kendisidir. 5- Ne olursa olsun, hazırlıklıymış, olacakları önceden biliyormuş gibi davranır. 6- Üstlerine karşı son derece kibardır; altındakilere (özellikle de en çok ihtiyaç duyduklarına) kötü muamele eder. 7- İktidar ilişkileri ve göstergeleri onun için çok önemlidir. Astlarına kimin üst olduğunu hatırlatmayı sever. 8- İlk denemede başarılı olamazsa, başarısızlığının belgelerini yok etmeyi unutmaz. 9- Talimatlarını post-it ile, e-postayla verir böylece astlarıyla yüzleşmekten kaçar. 10- Toplantılarda son sözü mutlaka o söyler, gerekirse başkasının sözünü tekrarlamak pahasına.
*****************************
Tüm bu anlatılanların üstüne Mobbing serpip sıcak servis edelim ehi...
Zırdeli Siz üst kademeden çifte gömlekle bağlanması gereken bir delisiniz. Bir deliliğin sizin tarafından idrak edilmesi için aklınıza gelmesi kâfi. Her ne gerekiyorsa yapıyor, size bakıp “aaa delinin zoruna bak” diyenlere en kıyağından bir nanik çekiyorsunuz. Eğlenmek için gelmişsiniz dünyaya. Hiçbir şey sizi ömrünüzün bir dakikasını bile delice olmayan bir şey için vakfetmekten alıkoymaya değmiyor. Dağlara tırmanmalı, paraşütle atlamalı, kanatsız uçmalı, mağaraların derinliklerinde gizemli yolculuklar yapmalısınız. Hikâyelerinizi dinlemeye bayılan onca insan sizin kadar deli olmak için feda edemedikleri her şeyin ağırlığıyla yaşayıp gidiyorlar. Günü birlik yaşıyor, hayatınızda vazgeçemeyeceğiniz hiçbir şey olmamasına özen gösteriyorsunuz. Delilik sizinle yeni anlamlar kazanıyor…
Allam çok mutluyum. ehi. ( Gözlerini kırpıştırır, anlamsız jest ve mimikler yapar, birdenbire kikirder ve ardından susar.oh.)
Kararlılık mesajı çıktı ya daha ne istiyorsunuz? Eğip bükmeden soralım...
Son 5-6 yılda... PKK'lı mı tıktık içeri? Subay-astsubay mı?
Eli silahlı teröristlere habire af çıkarırken; İstiklal Madalyası sahibi Jandarma Genel Komutanı'nı hapse atıp, beyin kanaması geçirene kadar içerde tutmadık mı?
PKK'ya yataklık yaptığı için hapiste yatan kadını, çıkarıp, Meclis'e sokarken, Cumhurbaşkanı'nın masasına davet ederken; 1'inci Ordu Komutanı'nı "terör örgütü kurmak"tan içeri tıkmadık mı?
Şehide "kelle" dediği için tazminat ödemeye mahkûm olan, "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim" diyen Başbakan'a, "Bravo, aynen devam" deyip, yüzde 47 oy vermedik mi?
PKK, hastalanmaması için serçe parmağının tansiyonu bile ölçülen Abdullah Öcalan'ın saçı kesildi diye, kalkışma provası yapıp, Diyarbakır'ı yakıp yıktığında, polisin-askerin elini tutup, "Cana geleceğine mala gelsin" diyen Diyarbakır Valisi'ne "aferin" deyip, Başbakanlık Müsteşarı yapmadık mı?
Kafamızda Amerikan çuvalıyla gezerken, koordinatör saçmalığı icat edip, "Amerika bizi çok seviyor, istihbarat verecek" demedik mi?
"Amerika istedi diye harekátı kısa kestik, içerde parça bıraktık, o kampları tutmamız gerekirdi" dediği için, neredeyse "vatan haini" ilan edilen Deniz Baykal, o kamplardan gelen teröristler önceki gün Aktütün'ü bastığında haklı çıkmadı mı?
Irak'taki hacivat "Kedi bile vermem" derken; yaralı PKK'lıların tedavi edildiği Kuzey Irak'taki hastaneyi bile kendi ellerimizle yapmadık mı?
Vatandaşa zam üstüne zam geçirirken, PKK'yı koynunda besleyen Barzani'ye, Talabani'ye yarı fiyatına elektrik vermiyor muyuz?
Şehit çocukları çıplak ayakla gezerken, tabut başındaki karnı burnunda tazeler Allah'ıyla baş başa kalmışken; fitreleri zekátları Mehmetçik Vakfı yerine, Almanya'da din-iman hortumcusu olduğu alenen tescillenen Deniz Feneri'ne vermiyor muyuz?
Gariban ailelerin çocukları şakır şakır şehit düşerken, subay-astsubay çocukları oradan oraya tayin edilip, lise mezunu olana kadar 28 tane şehir değiştiriyor; yaşadıkları travma nedeniyle üniversite kazanamıyor ve onlara hiçbir ayrıcalık tanınmıyorken; "Babamın parası var, benim de bokumda boncuk var, onun için yurtdışında okuyorum" diyenler askerlikten yırtmıyor mu?
Bir zamanlar bu memlekette askerlik yapmayana kız bile verilmezken, "Popomda sivilce çıktı, bak bu da raporu" diyenler, askerlikten sıyırmıyor mu?
Genelkurmay, 68 kere basılan 46 şehit verdiğimiz gecekondudan bozma dandik karakolu, parasızlık nedeniyle 100 metre ileriye taşıyamadığımızı açıklarken; Genelkurmay eski Başkanı'na, korgeneral refakatinde askeri uçakla taşıyarak, 1 trilyon liralık zırhlı Audi almadık mı?
“İnsana maskesini çıkarmasını öğütlemiyorum çünkü bu maskenin ardında yüz yok, ondan istenebilecek şey, durumundaki yapaylığın bilincine varması ve bunu itiraf etmesidir. Yapaylığa mahkumsam... Eğer kendim olmama hiç izin verilmediyse...” Gombrowicz